Kitap Mesnevi-i Şerif, Tam Metin
Yazar Mevlana Celaleddin-i Rumi
Yayınevi Sağlam yayınevi
Yayına Hazırlayan Ramazan Altınok
Kağıt - Cilt 2.Hamur kağıt, Ciltli
Sayfa - Ebat 880 sayfa, 17x24 cm
Yayın Yılı 2015
ISBN 9786055573072
Bu kitabı kredi kartı, banka havalesi, posta çeki veya kapıda nakit ödeme ile satın alabilirsiniz. Tüm banka kredi kartları geçerlidir.
Sağlam yayınları Mesnevi-i Şerif, Tam Metin kitabını incelemektesiniz.
Tam Metin Mesnevi Şerif, kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2
MESNEVİ
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin tasavvuf anlayışını içeren İslâm kültürünün en önemli eserlerinden biri.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı cilt (defter) ve yaklaşık 25.700 beyitten meydana gelen Farsça eserine Mesnevi adını vermesi, onun öncelikle kitabın nazım şekline dayanarak bir isimlendirmede bulunduğunu göstermektedir. Mesnevi sarihleri, eserin "bir şeyi ikiye katlamak, çift yapmak" anlamlarına gelen adının, şeklinin yanı sıra mâna ve muhtevasına da işaret ettiğini, birbiriyle mütekabil dâhî isimlerin mazharları olmaları itibariyle şehâdet alemindeki bütün varlıkların (suret-mâna, varlık-yokluk, gayb-şehâdet, ışık-karanlık gibi) çift çift veya ikili zıtlar halinde zuhur ettiğini, Mesnevî 'nin şehâdet alemindeki eşya türlerinin hakikatlerine, duyulur şeylerden (mahsûsât) akledilen şeylere (ma'külat) kadar bütün çift ve zıt varlıkların hallerine dair bir kitap olmasından dolayı Mevlânâ'nın esere bu adı verdiğini ileri sürmüşlerdir (Ankaravî, Mecmûatü'l-Letâif I, 3). Sarihlere göre Mesnevi adı, hem kitabın şekline (suret) hem muhtevasına (mâna) delâlet etmektedir. Mevlânâ eserine ayrıca Keşşâfü'l-Kur'an, Fıkh-ı Ekber, Şaykalü'l-Ervâh ve Hüsâmînâme gibi isimler vermiş, sarihler bu isimlerin Mesnevî'nin özelliklerini yansıtan nitelemeler olduğunu belirtmişlerdir.
Kitabın Mesnevi adıyla yaygınlık kazanmasından sonra kelimenin geçtiği yerlerde çağrıştırdığı şey klasik şiirin mesnevi nazım şekli değü Mevlânâ'nın Mesnevî'si olmuştur. Mevlânâ'nın seyr-ü sülükte bulunanlar için irşad kitabı olarak tanıttığı Mesnevi bir metnin insan ve toplumu nasıl dönüştürebileceğine örnek teşkil eder. Abdurrahman-ı Câmî'nin Mevlânâ için söylediği, "Peygamber değil; fakat kitabı vardır!" sözü Mesnevî'nin bu fonksiyonuna işaret etmektedir. Tasavvufun bütün konularının didaktik bir üslûpla ele alan eser zengin bir şerh geleneğine de zemin hazırlamıştır.
Ahmed Eflâkî'nin anlattığına göre Mevlânâ'nın kâtibi ve ilk halifesi Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ'ya Divân'daki gazellerin epeyce bir yekûn tuttuğunu, dostların Senâî ve Feridüddin Attâri zevkle okuduklarını söyleyerek müridlerin irşadı için Hakim Senâî'nin Hadikatü 'l-Hakika 'sı gibi mesnevi tarzında ve Feridüddin Attâr'ın Mantıku 't-Tayr'ı vezninde marifet sırları ve sülük konularında mesnevi türüne yönelmesini rica etmiş, Mevlânâ da, "Bu fikir sizin kalbinize gelmeden önce gayb âleminden bu manzum kitabın telifi kalbime ilham olundu." diyerek Mesnevî'nin, "Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned" mısraıyla başlayan ilk onsekiz beytini sarığının içinden çıkarıp Hüsâmeddin Çelebi'ye uzatmış, eserin kaleme alınma süreci bu olayın ardından başlamıştır (Ariflerin Menkıbeleri, II, 326).
Mesnevi’nin ne zaman yazılmaya başlandığı konusunda kesin bilgi bulunmamaktadır. Mevlânâ sadece II. cildin yazımına 662 Receb'inin 15. gününden (13 Mayıs 1264) itibaren devam ettiğini ve I. cildin bitmesinden sonra yazılmasının bir süre durakladığını bildirir (Mesnevi, II, beyit 6-7). Eflâkî, bu duraklamanın Hüsâmeddin Çelebi'nin hanımının ölümü üzerine yeniden evlenmesi sebebiyle olduğunu ve iki yıl sürdüğünü kaydeder (Ariflerin Menkıbeleri, II, 329). Sahih Ahmed Dede, 1. cildde 659 Cemâziyelâhirinde (Mayıs 1261) başlandığına, bu sırada Mevlânâ'nın elli beş, Hüsâmeddin Çelebi'nin otuz yedi yaşında olduğuna dair bir rivayet aktarmaktadır (Mevlevîlerin Tarihi, s. 181). Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî'nin 1. cildinin sonlarındaki beyitlere dayanarak eserin bu cildinin 656'da (1258) Abbasî halifeliğinin ortadan kalkmasından önce tamamlanmış olabileceğini ve 1. cild ile II. cilt arasındaki duraklama süresinin de altı yıl olması gerektiğini belirtir (Mesnevi, I, 358). Bedîüzzaman Fürûzanfer, I. cildin 657-660 (1259-1262) yılları arasında yazıldığını ileri sürerek Eflâkî'nin rivayetini benimser (Mevlânâ Celâleddin, s. 212). Farklı rivayetler değerlendirildiğinde Mesnevî'nin I. cildinin 1258-1261 arasındaki bir tarihte yazılmaya başlanıp 1263 veya 1264 yılında tamamlandığı söylenebilir (Lewis, s. 304). Diğer beş cilt ise ara verilmeden telif edilmiştir. Eflâkî ve Feridun Sipehsâlâr bu konuda herhangi bir tarih belirtmemekte, Sahih Ahmed Dede ise her cildin bitiş tarihini vererek (I. cilt 659 [1261], II. cüt 663 [1265], III. cilt 664 [1266], IV. cdt 664, V. cdt 665 [1267], VI. cdt 666 [1268] eserin 666'da [1268] tamamlandığını kaydetmektedir. Bedîüzzaman Fürûzanfer, Sahih Ahmed Dede'nin bu rivayetini doğru kabul eder. (Mevlânâ Celâleddin, s. 213). Farklı tarihler dikkate alınarak Mesnevî'nin yazımının sekiz-on yıl sürdüğü ve 666 (1268) tarihinde sona erdiği söylenebilir (Safa, III/1, s. 464). Eserin yedi cilt olduğuna inanan İsmail Ankaravî ise VII. cildin 670'te (1271) kaleme alındığını belirtir. (Mecmûatü'l-Letâif, VII, vr. 3b).
Hüsâmeddin Çelebiye irticalen yazdırılan Mesnevî'de muhteva ve şekil açısından sistematik bir yöntem takip edilmemiştir. Eserde Mevlânâ'nın telif sürecinde bazan sabaha kadar söylediği ve Hüsâmeddin Çelebi'nin bu yüzden uykusuz kaldığı (I, beyit 1807-1809), acıkıp bir şeyler yediği sırada ilham kaynağının bulandığı (I, beyit 3990-4003) gibi hususlar anlatılır (IV,beyitl094,1645,3817). Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ'nın Mesnevî'yi yazdırırken hiçbir kitaba müracaat etmediğini, eline kalem almadığım, medresede, Ilgın kaplıcalarında, Konya hamamında, Meram'da aklına ne geldiyse söylediğini, kendisinin de bunları hemen zaptettiğini, hatta yazmaya yetişemediğini söyler. Bazen geceli gündüzlü birkaç gün hiç durmadan söylediğini, bazen aylarca sustuğunu belirtir. Bu durum, ilâhî hakikatlere dair mânaların insân-ı kâmilin ayna mesabesinde olan kalbine daimî bir surette tecelli edip bazı anlarda dilden taşmasına (feyiz) işaret eder.
Mesnevî'nin her cildi tamamlandığında Mevlânâ'ya okunmuş (mukabele), Mevlânâ düzeltilecek yerleri bizzat Hüsâmeddin Çelebi'ye yazdırmış (Ahmed Eflâkî, II, 329), yaptığı hizmetten dolayı ciltlerin muhtelif yerlerinde onu "Hak ziyası, sâmînâme, ruh cilâsı, nazh ve nazenin varlık" gibi lakaplarla anmış (I, beyit 428, 1149, 3998, II, beyit 3, III, beyit 14, IV, beyit 1, VI, beyit 183) ve eseri kendisine ithaf etmiştir (VI, beyit 3). Mevlânâ cilt başlarındaki Arapça dibaceleri her cildin bitiminden sonra, kırmızı mürekkeple yazıldığı için '"surh" denilen başlıkları da her cilt bitimindeki okumalar esnasında yazdırmıştır. Eflâkî, Hüsâmeddin Çelebi dışında Mesnevi yazmakla görevli kâtiplerin de bulunduğunu (Osman b. Isâ el-Mevlevî, Sultan Veled) kaydeder. Sahih Ahmed Dede, Sultan Veled'in VI. cildin sonundaki üç kardeş hikâyesinin yarım kaldığını Mevlânâ'ya hatırlattığım ve hikâyeyi kendisinin tamamlayarak Mesnevî'ye eklediğini aktarır (Mevlevîlerin Tarihi, s. 188). Ancak Sultan Veled'in zeylinde de hikâyenin bitmediği görülmektedir.
Mevlânâ, kendisini tasavvufî mesnevi geleneği içinde Senâî ve Attâr çizgisinin bir devamı olarak görür ve bu ikisi hakkında övücü ifadeler kullanır. Mevlânâ'nın, sohbetlerinde Senâî'nin Hadîka'sından sıkça iktibaslarda bulunan şeyhi Muhakkık-ı Tirmizî'nin yolunu takip ettiği ve bu sebeple üzerindeki Senâî etkisinin Attâr'a kıyasla daha fazla olduğu söylenebilir.
Mesnevî'yi şiir söylemek amacıyla telif etmeyen Mevlânâ'nın poetikasında şiir, düşüncelerini anlatmak için bir aletten öteye geçmez; hatta şiiri küçümseyen ifadeler kullanır, mânanın şiire sığamayacağını, harfin lâyıkıyla mânaya suret olamayacağını belirtir. Şüri mânayı tasvir eden suret olarak görür, ancak sûretsiz mânanın zuhur edemeyeceğini de vurgulayarak (I, beyit 296, 1528) tasavvufî mânaların şiir şeklinde söylenmesini uygun bulur ve bu anlamdaki şiiri yüceltir (IV, beyit 1188).
Mesnevi aruzun remel bahriyle (fâilâtün fâilâtün fâilün) yazılmıştır. Mevlânâ Mesnevî'nin lafız, vezin, şiir ve hikâyeden (suret) ibaret bulunmadığını, asıl amacın mânanın muhataba ulaştırılması olduğunu söyleyerek (O mânadır, faulün fâilât değil; VI, beyit 160) surete takılıp kalınmaması için uyarılarda bulunmuş, surete takılanların mânadan nasip alamayacağını, mânadan nasip alanların ise bunu suret vasıtasıyla gerçekleştirdiğini belirtmiştir.
Muhteva: Mevlânâ, her cildin başına yazdırdığı dibacelerde eserin konu ve muhtevasını genel anlamda ortaya koymuştur. I. cildin dibacesinin ilk cümlesi olan, "Mesnevi dinin usûlünün usûlünün usûlüdür" ifadesinde üç defa geçen "usûl" kelimesini Mesnevi sarihlerinin çoğu şeriat, tarikat ve hakikat olarak yorumlamıştır. Mesnevi bu asıllar zinciri içerisinde ve asıllar birbirini gerektirmesi üzerine temellendirilmiştir. Bu açıdan Mesnevî'nin asıl konusu din ve dinin üç temel dayanağı olan amel (şeriat), hal (tarikat) ve hakikattir. Hakikati elde etmek amel ve hâli gerektirdiği gibi amel ve hâlde anlamım hakikatten alır. Bu mânada hakikati elde etme aslının bilgisini konu edinen Mesnevi de bu bilgiye (keşfi bilgi) ulaşma yolları olan ameller (şer'î dimler) ve hâllere dair bilgiler de (sülük ilmi) hakikat bilgisi (ilm-i ilâhi) bağlamında ele alınmıştır. Abdest, Namaz, Oruç gibi amellerin neticesinde kazanılan tasavvufî haller, bunlar da hakikat denilen Hakkin bilgisi ya da tahakkuk eden dâhî ilim bağlamında açıklanmıştır. Dolayısıyla Mesnevi, ilm-i ilâhî olan tasavvufun asıl konusu vücûd ve vücûdun zuhur mertebelerinden (merâtib-i vücûd), insân-ı kâmil ve Hakk'a vuslat yollarından (sülük ve mertebeleri) bahseden bir eserdir. Nitekim Mevlânâ, Mesnevî'nin vuslat ve yakîn sırlarını keşfetme konusunda sâlike rehber (burhan) olduğunu söyler. Mesnevî'nin tarikat yoluna girenlerin mürşidi olduğunu, sâliklerin bütün mertebelerinin onun içinde dercedildiğini, görünüşte şiir ise de baştan başa tevhidin sırrı, Kur'an ve Hadisin tefsiri, hakikatlerin özü olduğunu kaydeden Sipehsâlâr'ın ifadeleri (Mevlânâ ve Etrafındakiler, s. 22) ilk dönemde Mesnevî'nin nasıl değerlendirildiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Mevlânâ'nın dini bir bütün olarak konu edinmesi sebebiyle muhteva ve üslûp bakımından Mesneviyi Kur'ân-ı Kerîm'e benzetmesi ve onu çeşitli Kur'an sıfatlarıyla tavsif etmesi, bazı Mesnevi münekkitlerinin yanlış anladığı gibi Mesnevi ile Kur'an arasında lafzî boyutta bir müştereklik kurulduğu şeklinde değerlendirdmemelidir. Mesnevi, Kur'an ile aynı kaynaktan gelen mutlak mânayı açıklayan ve küllî mânadan pay alan mânadır (mağz-ı Kur'an). Mevlânâ, Mesnevî'yi Kur'an'ın bâtın mânalarını keşfeden remiz ve işaretleri te'vil ve tahkik eden (Keşşâfü'l-Kur'ân) bir kitap olarak da tanımlar. Eser bu açıdan manzum bir işârî tefsir olarak görülebilir, içerdiği hikâyelerin bir açıdan muhtevasının yansıtan yaklaşık 950 başlığın elli küsurunu âyetlerin, elli üçünü hadislerin oluşturması bu hikâyelerin nasslarla temellendirildiğinin kanıtıdır.
Mevlânâ, Mesnevî'nin "bişnev" (dinle!) hitabıyla başlayan ilk on sekiz beytinde varlığın zuhuru konusunu işleyerek klasik tasavvufî mesnevi geleneğini takip eder. Sarihler "bişnev" kelimesindeki "be" harfinin öncelikle besmeleye ve varlığın zuhurunun başladığı hakîkat-i Muhammediyye mertebesine işaret ettiğini, zuhur eden dâhi hakikatlerin daha çok işitmekle elde edileceğini, Mesnevî'de ayrıntılı biçimde anlatılan tasavvufî düşüncenin ilk on sekiz beyitte özet olarak ifade edildiğini belirtirler. Bu beyitlerde hakîkat-i Muhammediyye mertebesinden başlayıp bütün vücud mertebelerinden geçerek insân-ı kâmilde son bulan vücudun zuhuru keyfiyeti mecazi bir dilde anlatmıştır. Konu vücudun aslında bir olduğuna, onun da Hakkın varlığından ibaret bulunduğu düşüncesine dayanmaktadır (VI, beyit 3773-3775). Hakkin vücudu isim, sıfat ve fiilleri vasıtasıyla mertebeler halinde zuhur eder; zuhur süreci insân-ı kâmil mertebesinde kemâle ulaşır. İnsân-ı kâmil mutlak anlamda birdir ve o da Hz. Muhammed'dir. Diğer peygamberler ve velder dereceleri ne olursa olsun ona niyâbeten insân-ı kâmildir. Mevlânâ bu düşüncesini ney (insân-ı kâmil) ve neyistan (kamışlık) mecazlarına dayanarak anlatır.
Mesnevî'deki tasavvufî düşüncenin temelini suret (zahir) ve mâna (bâtın) ilkesi oluşturur. Mevlânâ'ya göre dış görünüşler âlemini meydana getiren bu dünyadaki şeyler (suver-i dâhiyye) dâhî isimlerden ibaret olan hakikatlerin tecelligâhıdır (I, beyit 3330-3333, II, beyit 1020-1026). Allah'ın isim ve sıfatlarının tezahürleri olan ilâhî hakikatler suret kazanarak bu âlemde taayyün eder. İlâhî hakikatler veya mânalar Allah'ın âleme olan nisbetleridir (II, beyit 1103, 3679-3680; III, beyit 3635-3638; IV, beyit 1665-1669, 3692-3696; VI, beyit 73-83, 3172-3178). Mutlak-küllî açıdan mâna olan Allah (el-ma'nâ hüvallah) âlemdeki bütün cüz'î şeylerle irtibatını ilâhî mânalarla sağlar; her şeye mânasını veren Odur. Dolayısıyla şehâdet alemindeki cüz'î şeylerin mânalarını (a'yân-ı sabite) bilmek için suretin ötesine geçmek gerekir (I, beyit 685-689). Sûret-mâna ikilisi eserde güneş-gölge (VI, beyit 4747), deniz-köpük, Mecnûn-Leylâ (V, beyit 3288), çiçek-meyve (I, beyit 2930) gibi istiarelerle anlatılır. Suret ve mâna irtibatı varlık-yokluk ilişkisine delâlet eder (I, beyit 602-603; II, beyit 1280-1282; V, beyit 350; VI, beyit 59, 3712). Mesnevî'de halk (şehâdet) âlemi sözkonusu olduğunda varlık kelimesi mekânda bulunan suret, yokluk ise mekansız olan mâna iken emir (gayb) âleminde varlık mâna, yokluk ise surettir (I, beyit 602-603). Suret ile mâna arasındaki bu çift kutuplu ilişki insanın varlığa dair bilgi edinmesinde şüpheye düşmesine sebep olabilir. Şüpheden kurtulma ise sadece surete yönelik olan taklidi bilginin ve istidlali akla dayanan felsefî bilginin ötesine geçilip mânaya dair yakînî bilginin (hakka'l-yakîn) tahkikiyle sağlanır (IV, beyit 1960-1967, V, beyit 459-463). Tahkikte ruhun taalluk ettiği ezelî istidat belirleyicidir. Çift kanatlı kuş mecazıyla temsil edilen suret ve mânayı birlikte kavrayan insanın hakikate ulaşması ancak dm-i ilâhî ile tahakkuk eder (III, beyit 1510-1515). Bu açıdan bilginin mutlak anlamda kaynağı Allah'tır (V, beyit 2587-2588). Allah'ın sureti üzere yaratılmış olmasından dolayı dâhi tabiata sahip her insanın hem ontolojik hem epistemolojik açıdan Allah'la irtibatını sağlayan onun bu dâhi tabiatıdır. Fakat bu dâhi tabiatın insana kazandırdığı Allah'a dair bilgi izafîdir (II, beyit 1720-1815).
Eserin on dokuzuncu beytinde, "Ey oğul, bağı kopar!" hitabıyla insân-ı kâmil olmanın ön şartının bir suretten ibaret sayılan dünyaya dair ilgileri terketmek (zühd) olduğu ifade edilir ve yola (tarikat) koyulmanın gerekliliği belirtilir. Mevlânâ'ya göre insanın yola başlaması, yolda olması ve hakikati bulunan a'yân-ı sabitesine vuslatı ancak aşk ile mümkündür (I, beyit 19-34). Aşk bütün dâhî ve beşerî fiillerin kaynağı, sâiki ve gayesidir (I, beyit 10; V, beyit 2746-2749). Asıl vatanından uzaklaşan insanın tekrar vatanına dönüş yolculuğu (seyr-ü sülük), bu yolculukta karşılaşacağı haller, duraklar (makamât), onu yolculuğundan alıkoyacak şerrin kaynağı olan nefsin hileleri (II, beyit 2603-2793), bu hdeler karşısında kâmil bir mürşidi yolda rehber edinmenin zarureti ve her hâl-ü kârda takınılacak tavır olarak edep (I, beyit 78-85, IV, beyit 771-778), hakiki ve sahte şeyhlik (III, beyit 685-697), mürşid-mürid ilişkisi (II, beyit 1462-1560) gibi konular bütün hikâyelerde anlatılmıştır.
Hikâyelerde konunun temel unsurlarını insanın fiil, tecrübe ve müşahedeleri oluşturur. Hakiki failin Allah olduğu, cebir-irade söz konusu edildiğinde insanın Allah'ın isim, sıfat ve fiillerinden ibaret ilâhî hakikatlerin zuhuru için bir mazhar sayıldığı, hayır-şer bağlamında hayrın mutlak, şerrin nisbî olduğu hükmü sık sık vurgulanır (IV, beyit 65-69). Sosyal düzlemde Moğol saldırılarıyla karşı karşıya kalan insanın, şer olan nefsini tezkiye edip hayır olan ruhuyla irtibat kurduktan sonra olayların mahiyetinin farkında olacağı belirtilir.
Sûret-mâna ilkesi uyarınca suret sûfîlerinin zahirî alâmeti olan abayı giymediğini söyleyen Mevlânâ (Dîvân-ı Kebîr, VII, 601) suret sûfîlerini ve kendisini sûfî gösteren riya ehlini şiddetle kınar. Sûfîlerin çok azının doğru yolda bulunduğunu, geri kalanın tamah ehlinden olduğunu açıkça söyleyerek (Mesnevi, II, beyit 532-534) melâmetî neşveye sahip bulunduğunu ifade eder.
Üslûp ve Şekil Özellikleri: Mesnevî'nin muhtevası bir bütünün küçük birer parçası olan temsilî hikâyeler vasıtasıyla muhataba aktarılır. Hikâyeler insana içinde yaşadığı manevî gerçekliği kavrama konusunda yol gösterir. Vakıaya uygunluk, olması gerekeni işaret (irşad) ve itibarîlik Mesnevi hikâyelerinin üç temel özelliğidir. İlk hikâyenin başında, "Ey dostlar! Bu hikâyeyi dinleyin. Gerçekte bizim hâlimizi anlatır
MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ (ö. 672/1273)
Mevleviyye tarikatının kurucusu, Mutasavvıf, âlim ve şair.
6 Rebîülevvel 604'te (30 Eylül 1207) Horasan'ın Belh şehrinde dünyaya geldi (Ferîdûn-i Sipehsâlâr, s. 22; Eflâkî, I, 73). Öte yandan Dîvân-ı Kebîr'deki bir şiirinden hareketle (III, 49) Şems-i Tebrizî ile buluştuğunda (642/1244) altmış iki yaşında olduğu, dolayısıyla doğum tarihinin 580 (1184) olması gerektiği ileri sürülmüşse de (Gölpınarlı, Ş.M. III [1959], s. 156-161), Hellmut Ritter bu iddiayı geçerli bulmamıştır (El [ing.]< II, 393). Mevlânâ, Mesnevî'nin girişinde ismini Muhammed b. Muhammed b. Hüseyin el-Belhî diye kaydetmiştir. Lakabı, Celâleddin'dir. "Efendimiz" anlamındaki "Mevlânâ" ünvanı, onu yüceltmek maksadıyla söylenmiştir. "Sultan" mânasına gelen Farsça "Hudâvendigâr" unvanı da kendisine babası tarafından verilmiştir. Ayrıca doğduğu şehre nisbetle "Belhî" olarak anıldığı gibi hayatını geçirdiği Anadolu'ya nisbetle "Rûmî, Mevlânâ-i Rûm, Mevlânâ-i Rûmî" ve müderrisliği sebebiyle "Molla Hünkâr, Mollâ-yı Rûm" gibi unvanlarla da zikredilmektedir.
Eserlerinde verdiği bazı bilgiler dışında Mevlânâ ve çevresiyle ilgili bilgiler büyük ölçüde oğlu Sultan Veled'in Ibtidânâme'si (Velednâme), müridlerinden Ferîdûn-i Si-pehsâlâr'ın Risâle'si ve torunu Ulu Arif Çelebi'nin müridi Ahmed Eflâkî'nin Menâkıbü'l-Arifîn'e dayanır. Eflâkî'nin çağdaşı Abdülkâdir el-Kureyşî el-Cevâhirü'l-Mudıyye adlı Hanefi ulemâsına dair eserinde onunla ilgili kısaca verir. (III, 343-346). İbtidânâme'deki bilgiler, birinci elden olmakla birlikte kısa ve özlüdür. Birçok hususta en ayrıntılı bilgileri içeren Eflâkî'nin eserinde ise bazı abartı, çelişki ve hatalar mevcuttur.
Mevlânâ'nın eserlerinde, soyuna dair bilgi bulunmamaktadır. Risâle-i Sipehsâlâr'da. Mevlânâ'nın babası, Bahâeddin Veled'in Hz. Ebû Bekir soyundan geldiği belirtilmekte ve el-Cevâhirü'l-Mudıyye'de Hz. Ebû Bekir'e varan şecere kaydedilmektedir. Eflâkî ve sonraki müelliflerden Abdurrahman-ı Câmî ile Devletşah da onun Hz. Ebû Bekir soyundan geldiğini kaydeder. Öte yandan Eflâkî, Bahâeddin Veled'in bir sözüne dayanarak onun soyunun anne tarafından Hz. Ali'ye ulaştığını söyler (Menâkıbü'l-Arifin, I, 75). Türklüğü ile ilgili tartışmalar ise son döneme ait olup büyük ölçüde, "Beni yabancı sanmayınız, ben bu mahalledenim. Sizin mahallenizde evimi arıyorum. Her ne kadar düşman görünüyorsam da düşman değilim. Her ne kadar Hintçe söylüyorsam da aslım Türk'tür" şeklindeki rubaisi çerçevesinde cereyan etmiş, şiirdeki Türk kelimesiyle ırkî mensubiyetin kastedildiğini savunanların yanında bazıları kelimenin burada farklı anlamlara geldiğini, bir kısmı da bununla Türk ırkına ruh yakınlığının kastedildiğini ileri sürmüştür.
Mevlânâ'nın babası Bahâeddin Veled, Belh'e yerleşmiş bir ulemâ ailesine mensuptu ve "sultânü'l-ulemâ" unvanıyla tanınmıştı. Sipehsâlâr'a göre tarikat silsilesi Ahmed el-Gazzâlî'ye ulaşan Bahâeddin Veled'in Kübreviyye tarikatının kurucusu Necmeddîn-i Kübrâ'nın müridi olduğu da kaydedilmektedir. Eflâkî'ye göre Bahâeddin Veled'in annesi Hârizmşahlar hanedanından Alâeddin Muhammed Hârizmşah'ın kızıdır (a.g.e., I, 7-9). Daha eski bir kaynak olduğu halde Risâle-i Sipehsâlar'da yer almayan bu rivayetin Eflâkî'nin hayal ürünü olduğu ileri sürülmüş ve müellifin daha sonra Bahâeddin Veled'in, Sultan Alâeddin Hârizmşah'ın torunu olduğuna dair hiçbir şey söylemediğine dikkat çekilmiştir (a.g.e., II, 1252 [neşredenin notu]). Yine Eflâkî'ye göre, Yunan felsefesini benimsedikleri için Fahreddin er-Râzî ve Zeyn-i Kîşî gibi âlimlerle onların görüşlerine uyan Hârizmşah Alâeddin Muhammed'i vaazlarında ağır şekilde eleştiren Bahâeddin Veled'in (Ma'ârif, I, 82) yöneticiler ve ulemâ ile arasının açılmasını fırsat bilen karşıtları onun siyasî gaye güttüğünü, taraftarlarıyla isyan hazırlığı içinde bulunduğunu ileri sürmüşler, bunun üzerine Hârizmşah Alâeddin Muhammed ondan ülkeyi terketmesini istemiş (Menâkıbü'l-Ariftn, I, 12-13), o da ailesiyle birlikte Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Ferîdûn-i Sipehsâlâr, Bahâeddin Veled'in hükümdarla arasının açılmasından sonra ülkeden çıkarılması kararında Fahreddin er-Râzî'nin hususî gayretleri olduğunu belirtmekteyse de (Risâle-i Sipehsâlâr, s. 12-13) Eflâkî'nin kaydettiğine göre Bahâeddin Veled, Belh'ten Fahreddin er-Râzî'nin vefatından en az üç yıl sonra 609'da (1212-13) ayrılmıştır (Menâkıbü'l-Arifin, I, 16). Mevlânâ bu sırada beş yaşındadır. Sultan Veled ise Bahâeddin Veled'in ülkeden çıkarılması kararına temas etmeksizin Belh halkından incindiği için aldığı mânevi işaretle Hicaz'a gitmek üzere şehri terkettiğini ve henüz yolda iken Belh'in Moğollar tarafından istilâ edildiğini belirtir (Ib-tidânâme, s. 240). Reynold Alleyne Nicholson ve Hellmut Ritter, Bahâeddin Veled'in sırf Moğollar'dan kaçmak için Belh'i terkettiğini ileri sürmüşlerse de (Mevlânâ Celâleddin Rûmî, s. 16; İ.A. III, 54) kaynaklarda bu yönde bir kayıt yoktur.
Bahâeddin Veled'in Hicaz yolculuğuyla ilgili olarak Ferîdûn-i Sipehsâlâr ile Eflâkî'nin verdiği bilgiler birbiriyle uyuşmamaktadır. Mevlânâ'nın babası müridleri ve ailesiyle birlikte yol üzerinde buluna